NÜKLEER SANTRALLER TOPLU ÖLÜMLER DEMEKTİR!

NÜKLEER SANTRALLER ÖLDÜRÜR. 

ÇERNOBİL

Çernobil’den sonra, Fukushima’da meydana gelen nükleer felaketin ardından, Türkiye’de yapılması planlanılan nükleer santraller yeniden gündeme gelmişti.  Gündemle birlikte, Dünyanın kapitalist ülkeleri ardı, ardına bu demode olmuş santrallerini kapatma kararları aldığı haberlerini okumuştuk.

Bu kapitalist devletler, kendi ülkelerinde kapattıkları, çalışmalarına izin vermedikleri bu santralleri, bizim gibi ülkelere pazarlamak için, her türlü faaliyeti yürütmekten de geri durmamaktadırlar. Bu heveslerine birde söz konusu ülkelerde, canı gönülden destekleyici yöneticiler buluyorlarsa işleri daha da kolaylaşmış oluyor.  Kapitalist ülkelerin tekelci sermayeleri, Türkiye kadar bu işe hevesli başka bir ülkenin olmadığını görünce, karga- kuzgun gibi ülkenin üzerine çöreklenmeye başladılar. Nükleer santral kurulacak yerleri tespit ederek ihalesiz projelerini tanıtmaya başladılar.

Çernobil’den sonra; Fukushima’da meydana gelene nükleer santral felaketleri, bütün dünyanın bilim adamlarını ve halklarını nükleer tehlike karşısında tavır almaya zorlarken; bizim mevcut hükümetimiz ve onun başı, nükleer tehlikeye karşıda “delikanlı” duruşunu sergilemeye devam etti. Nükleer felaketi dalgaya alıp, en ucuzundan bir benzetmeyle, “..O halde evlerde kullanılmakta olan tüpleri de kullanmamamız gerekir” fetvasını verdi.

Yalan ve demagojilerle halkı kandırmada, her geçen gün ustalaşan mevcut muktedirler; Çernobil kazası sonrası, 12 Eylül darbesinin iş başına getirdiği Özal’ın badem bıyıklı bakanı Cahit Aralı aratmamaktadırlar. Ne çok da benziyorlar birbirlerine. Badem bıyıklı oluşlarıyla benziyorlar. Halka yalan söylemekle, halkı çarıklı olarak nitelemekle benziyorlar. Zengin dostu olduklarını, kendi servetlerine servetler katan; emekçi halkı çarıklı diye niteleyip tepeden bakan duruşlarıyla benziyorlar. Benzemelerine manidar bir durum yok aslında.

Onlar, her şeylerini emperyalist kapitalistlerin para ve itibarlarına ipotek edenlerdir. Emperyalist kapitalistlerle işbirliği yapanlar, ne yurtlarını nede yurttaşlarını severler. Onlar ne ülkenin geleceğini ne de ülkede yaşayan halkların sağlığını düşünürler. Onların düşündüğü tek gerçek, soyup soğana çevirerek yoksullaştırdıkları halkın sırtından daha fazla servetler elde etmektir.

Japonya’da Fukushima kazasından sonra; zenginlerin bölgeyi terk ettiğini, nükleer tehlikeden uzak bölgelere, ülkelere göç ettikleri haberlerini okumuş, dinlemiştik. Kaçanların, zengin olabilme adına kirlettikleri, yakıp yıkılmasına neden oldukları toprakları terk edip, daha güvenli yerlere gitmeye çalışırken, bu yangın ve yıkımlarda hiçbir kusuru ve suçu olmayanlar, bu yangın ve yıkımların saldığı zehirlerle zehirlenecekler. Etkisi yıllarca sürecek olan nükleer etkilere maruz kalacaklar.

Onlar; zengin dostları, liberalizmin yılmaz savunucuları, yalan ve demagojileriyle halkları kandırıp kendilerine han hamam; her türlü tehlike karşısında binecekleri gemiler edinenlerdir. Onların gemilerinde emekçi halkların yeri yoktur. Onlar, Robinson’ lardır. Gemilerine, sadece kendilerine hizmet edecek “köle Cuma”ları alırlalar.

Onlar; zenginlikleri uğruna, halkın yaşam alanlarını; derelerini, denizlerini, dağlarını yakıp, yıkıp, kirleterek yaşanamaz kılanlardır. Onlar, kendilerine dünya zenginliklerini reva görürken, kendi dışındakilere din iman telkin etmektedirler. Yalanlarıyla halkı, kandırıp ölüm tuzaklarına sürmektedirler. Ülkenin en güzel yerlerine nükleer santral kondurmak için ısrarla, emperyalist tekellerle anlaşmalar imzalamaktadırlar.

Çernobil nükleer felaketinin üzerinden yıllar geçti. Dünyamızda o kaza büyük bir felaket olarak anılmaktadır artık. Dünyayı sarsan bu felaketin anısına, Çernobil’de neler olduğunu gözünü para hırsı bürüyenlere, nükleer santrallerde ısrar edenlere anımsatmak, onları bu heveslerinden geri döndürmeyecek olsa da, felaketlerde mağdur olanların kulaklarına bir ses olarak kalması belki itirazların çoğalarak sürmesini sağlayacaktır.

Kendisi küçük olan Çernobil kasabasının ünü; 26 Nisan 1986 da birden büyüdü. 26 Nisan 1986 da, saat sıfır biri gösteriyordu. Çernobil deki Nükleer santralın damı; kara bulutla birlikte havaya fırlamıştı. Sonra yeniden eski yerine düşmüştü. Ama bu düşüş öyle düzenlisinden olmamıştı. Kendisi bile şaşırmıştı dünyaya yaptığına. Ancak şaşırmayanlar, her zaman ve her yerde olduğu gibi, panik içinde durumun vahametini gizlemeye çalışan yetkililerdi. (Gerçekleri gizleyip halkın ölümünden palazlanmaya devam etmek için!)

Gecenin bu en derin zamanında, saatin sıfır biri gösterdiği zamanda meydana gelen bu kazanın ardından, o saati göremeyenlerden hiçbir bilgi alınamamıştı. Onlar birkaç gün sonra kurşun tabutlarla toprağa girerken görüldüler.

Çernobil nükleer santralinin ilk patladığı anda, ölü sayısı çok değildi. İlk patlama anında35 kişi ölmüştü. Ancak nükleer bulutlar, bu kadar ölüm yetmez diye ısrar ediyordu ve yavaş, yavaş bölgenin üzerine ölüm olup yayılıyordu. Dünya sağlık örgütünün açıklamalarına göre bu yayılmadan açığa çıkan radyasyon, ikinci dünya savaşında atılan atom bombalarından yüzlerce kat fazlaydı. (Nükleer santral ihalelerine son sürat devam!)

Orta da acil ve endişe verici bir durum vardı. Bir ürkütücü korkutucu gerçek vardı. Rus yetkililer bu durumu daha fazla gizleyemez olmuşlardı. Bulutlar gökyüzünü kaplamış; yer, yer yangınlar başlamıştı. Yer, yer çıkan yangınlara, sayıları altı-yedi yüz olan gönüllülerden oluşan insanlar müdahale etmeye çalışmışlar ve bu insanlarda teker, teker bir hafta içinde ölmüşlerdi. Ölen ölmüş, kalan sağlar ise, olaydan iki gün sonra radyasyon yükleriyle bölgeden uzaklaştırılmışlardı.

Çernobil faciasının ardından, uzmanların verdiği bilgiler ışığında, bir istatistik yapacak olur isek; Bu olaydan sonra Beş milyonu aşkın insan yüksek düzeyde radyasyona maruz kalmıştı. Beyaz Rusya’nın neredeyse yarısı tarım yapılamaz duruma gelmiş, sayısı saptanamayacak kadar hayvan telef olmuş, bölgedeki bütün köyler boşaltılmıştı. Bu olay Rusya’yla sınırlı kalmayıp, ta batı Avrupa’ya kadar yayılmıştı. (Nükleer enerjinin tehlikesiz olduğuna inanıyor musun?)

İsveç Linkoehing üniversitesi yaptığı bir araştırmanın sonucunda, Sekiz yüz kırk dokuz kişinin Çernobil nedeniyle kanser olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ölü sayısı İsveç Linkoehing üniversitesi’nin verdiği rakamlarla sınırlı kalmamıştı elbette ki. Çernobil sendikası ölü sayısını On beş bin olarak açıklıyordu. İlerleyen süreçte ise; otuz bin’ler, yüz bin’ler telaffuz edilmeye başlanmıştı. Dünya sağlık örgütü, Beyaz Rusya’nın Gomel bölgesinde, Dört yaşın altında olan çocukların, Yüzde 36,4 ünün tiroit kanserine yakalandığını açıklıyordu. (Karadeniz’de ki Kanser vakalarının, Çernobil’le ilgisi olmadığını açıklayan yetkililer neyin hesabındalar acaba?

Peki, dünya bu denli etkilenirken, Dünyanın bir yerinde, Çernobil’in hemen yanı başında bulunan; Milli, dindar(!) ve de kahraman yöneticilere sahip olan Türkiye’de durum neydi. Karadeniz’in karşı yakası Çernobil’di. Çernobil den kalkan bulutlar neler yapacaktı acaba bizim memlekete. Kalem bıyık, çokbilmiş başlara bakar isek bize nükleer patlama hiçbir zarar vermeyecekti! Ama meraklı araştırmacılar öyle demiyorlardı. Çernobil’den sonra özellikle, Karadeniz ve Trakya bölgesinde radyasyon ölçümlerinde artışlar olduğunu saptamışlardı. Bu nedene bağlı olarak da; kanser vakalarında olağan üstü bir artış olduğunu anlatıyorlardı.

Bu verilere göre: 1990 yılında Trabzon’da,50 kanser vakası varken; 2003 yılında bu rakam 720 ye yükseldi. Giresun’da ise, 190 dan, 2100 e çıkmıştı. Orduda da durum farklı değildi. Rize de ise kesin bir saptama yapılmadığı belirtilmişti. Onu da biz söyleyelim. Elde edilen veriler Rize de durumun daha da vahim olduğunu göstermektedir.

Yaşayarak görüldü ki, nükleer öldürüyor. Biliniyor ki, kapitalist devletler bu tür uygulamalardan vazgeçip, eskimiş teknolojilerini bizim gibi ülkelere satarak, ölülerimizin üzerinden kar etmeyi hedefliyor. Lobilerinde ki işbirlikçileri aracılığı ile bu geri, terk edilmiş uygulamaları bizim gibi ülkelere dayatıyorlar. Bizlere dayatılan bu tehlikeli yatırımlar sayesinde, yarın çocuklarımızın gencecik bedenleri başında ağıtlar yakıyor olacağız.

Onun için; sularımıza ve havamıza dokunmayın, bize güneş, rüzgâr ve derelerimiz yeter diyerek; Doğayı ve insanı katleden uygulamalara şimdiden karşı çıkmak, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak demektir.

Sularımız özgür, yeşilliğimiz bol, günümüz Güneşli, dağlarımız rüzgârlı, Dünyamız Çernobillerden(!) arındırılmış olsun. Mücadele  azim ve kararlılığımıza zeval gelmesin(!)

 

Sağlıklı ortamda yaşayalım, sağlığımız hep yerinde olsun.

 

YER YÜZÜ ALTINDAN DAHA DEĞERLİDİR.