ÇERNOBİL KAZASI SONRASI ÜLKEDE VE DÜNYADA DURUM.

 

Hopa;nın ÖDP li belediyesi tarafından yaptırılan bir araştırmanın detay ve sonuçlarını paylaşmak istedim. Bu çalışma henüz fukuşima kazası olmadan önce yapılmiş bir çalışma olduğu için, Dünyadaki nükleer kazalar değerlendirilmesinde yer almamıştır. Günümüzün nükleer ısrarcılarına sunulur.

 

“Özet

Bu çalışmanın amacı, Çernobil Nükleer Santrali’nin patlamasından sonra neler yaşandı, dünyada ne gibi olaylar oldu, ne gibi önlemler alındı ve patlamadan yirmi yıl sonra, Kaza’nın çevreye ve insan sağlığına etkisi ne yönde olmuştur, sorularına konuya ilişkin yapılmış bilimsel çalışmaları inceleyerek yanıt bulmaktır Bu çalışmada, bilgisayar aracılığıyla elektronik ortamda konuyla ilgili literatür taranmıştır. Rapor bu şekliyle bir literatür derleme çalışması olarak adlandırılabilir. Kaza sonrasında radyoaktif çekirdeklerin atmosfere yayılımı çevresel yaşam alanlarını değişen ölçülerde bulaşlı kılmıştır. Toplumu radyasyondan korumak için bir dizi kamusal önlemler alınmıştır. Radyasyon sunukluğuna atfedilmiş sağlık etkileri içinde, yalnızca çocukluk çağı tiroit kanserlerinde anlamlı bir artış gösterilmiştir. Çocuk ve erişkinler için, lösemi ve solid tümörlü hastalıkların artışı yönünde, uluslararası kabul edilmiş kanıt bulunmamaktadır. Sağ kalanlarda sabit kromozom bozuklukları tespit edilmiştir. Radyasyonla ilişkili büyük sağlık sorunları olmakla birlikte; elde edilen kanıtlar, bilgi eksikliği ve uygun olmayan istatistiksel yöntemlerle yapılan çalışmalar nedeniyle yanlış yorumlanmış olabilir. Uluslararası ortak bir payda da uygun dizayn edilmiş epidemiyolojik çalışmalarla radyasyonun sağlık üzerine etkileri incelenmelidir.

Anahtar sözcükler: Çernobil, radyasyon, sağlık, tiroit kanseri.

Giriş ve amaç;

26 Nisan 1986’da Rusya Federasyonu’nda bulunan Çernobil Nükleer Santrali patlamıştır. Kaza sonrası radyoaktif saçılım başta Ukrayna, Belarus ve Rusya Federasyonu olmak üzere tüm Kuzey Yarı Küre’yi etkilemiştir. Süreçte, radyasyonla doğrudan karşı karşıya kalan halka uzun süre, kaza ile ilgili olarak resmi bir açıklama yapılmamış ve bu durum korku, panik, yalan haber ve kimi kez de radyasyona ilişkin duyarsızlığa neden olmuştur. Bu durum radyasyonun sağlık üzerine olumsuz etkilerine ek olarak, gerekli önlemlerin alınmasını geciktirdiği/engellediğinden radyasyonun olumsuz etkilerinin daha da artmasına yol açmıştır. Radyoaktivite ile kirlenmiş çevrede yaşamış olanlar yada yaşayanlar, “yaşantımızda neler oldu, gelecekte çocuklarımıza neler olacak?” gibi sorular sormaktadır. Bilimsel araştırmalar da “Çernobil’in sağlık üzerine, çevre üzerine etkileri ne olacaktır?” gibi soruları yanıtlamaya çalışmaktadır Benzer çok sayıda soru sorulmuş ve yanıtlanmaya çalışılmış ve hala da yanıtlanmaya çalışılmaktadır. Oysa yanıtlar basit değildir. Olayın, yaşam ve sağlık sonuçları dikkatlice tanımlanmalı ve ölçülmelidir. Radyoaktif maddeler ve bu maddelerin canlıların yaşam alanı üzerindeki etkilerini inceleyen Radyoekoloji bilimi, Çernobil kazası öncesinde de radyasyonla ilgili çalışmalarını sürdürmekteydi. Bu çalışmalar özellikle, 2. Paylaşım Savaşı’nın sonunda, radyoaktif çekirdeklerin biyosferdeki ve öteki organizmalar üzerindeki etkileri konusunda yoğunlaşmıştır. Radyoekoloji biliminin başlıca ilgi konuları arasında temel olarak: dünya genelinde yapılan nükleer silah denemeleri sonucunda ortaya çıkan radyoaktif çekirdeklerin atmosferdeki dağılımı, uzun süreli olarak dünya yüzeyinde biriken radyoaktif tortu, radyaoaktif maddelerin besin zincirine giriş mekanizması ve insanlar üzerinde giderek artan etkileri bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerde konuya ilişkin önemli araştırma programları yapılmakta; bu araştırmalarda, radyosezyum ve radyostronsiyumun etkileri, etki mekanizmaları ve yolları, özellikle tarımsal besin zincirine etkileri incelenmektedir. Elde edilen bilgiler, nükleer güç istasyonlarının besin üretim alanları, atmosfer ve sudaki olumsuz değişimler üzerine etkilerini anlamak için kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu mekanizmalar ile ilgili olarak elde edilen niteliksel bilgilerin amacı; çevresel alanlardaki bozulmayı sınırlayarak, özellikle sunuk kalmış kritik grupları, bireyleri ve sonuçta toplumun tamamını birlikte korumak, ek olarak bireylerin aldığı dozları belirleyerek, doz-yanıt ilişkisini de incelemektir (Bell JNB, 2005). Nükleer güç kullanımının gelişimiyle birlikte, Windscale (1957), Three Mile Island (1979) kazaları gibi nükleer dolumlarda kazalar meydana gelmiştir. Nükleer kazalardaki artış, araştırmacıların; başlarda daha çok kaza nedenli salınımların sonuçları ve atmosfere yayılan radyoaktif çekirdekçiklerin, besin zinciri aracılığıyla insanlara geçiş yollarının zamansal hareketlerine ilgi göstermesine neden olmuştur (BellJNB,2005). Çernobil Kazası sonrasında da nitelikleri değişmekle birlikte pek çok çalışma, araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar Kaza’nın başladığı dö- nemlerde durum belirlemek amaçlı daha çok kesitsel tipte çalışmalarken, zaman ilerledikçe kohort ve olgu-kontrol çalışmalarına yönelinmiştir. Kaza döneminde doğan çocuk kohortlarını inceleyen yüksek maliyetli çok uluslu çalışmalar hala sürmektedir. Bu tip çalışmalar değerli çalışmalardır ve bu çalışmaların sonuçları daha güvenilir olduğundan, radyasyonun çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerini net ve daha doğru olarak belirleyeceğinden sonuçları merakla beklenmektedir.

Bu araştırmanın amacı; Çernobil Nükleer Santrali’nin patlamasından sonra neler yaşandı, dünyada ne gibi olaylar oldu, ne gibi önlemler alındı ve patlamadan 20 yıl sonra, Kaza’nın çevreye ve insan sağlığına etkisi ne yönde olmuştur, sorularına konuya ilişkin yapılmış bilimsel çalışmaları inceleyerek yanıt bulmaktır.

Gereç ve yöntem

Bu araştırmada, bilgisayar aracılığıyla elektronik ortamda, konuyla ilgili İngilizce literatür taranmıştır. Bu sırada kullanılan temel anahtar sözcükler “Çernobil”, “Çernobil ve Sağlık”tır. Literatür taraması sırasında Trakya Üniversitesi Elektronik Kütüphanesi’nin abone olduğu on-line veri tabanları kullanılmıştır. Araştırmalar; tarihi, yöntemi ve bu raporun ilgi alanına göre tasnif edilmiştir. Çok sayıda araştırmadan konuyla ilgisi en yakın olanlar seçilmeye çalışılmıştır. Araştırma, veri toplama, makalelerin incelenmesi ve tasnifi, çeviri ve özet çıkarma, derleme ve rapor yazımı aşamalarıyla yaklaşık dört ay sürmüştür. Kaynaklar metin içinde tek yazarlı çalışmalarda, yazarın soy adı ve yayın yılı; iki yazarlı çalışmalarda, her iki yazarın adı ve yayın yılı; üç veya daha fazla yazarlı çalışmalarda, ilk yazarın adı ve yayın yılı şeklinde gösterilmiştir. Yazarlar, “kaynaklar” bölümünde alfabetik olarak yerleştirilmiştir. Bazı çalışmalar, metin içinde başka çalışmaları site etmiştir. Bu çalışmaların bir kısmına erişilememiştir. Bu durumda, bu çalışmanın metni içine site edilen yazarların adı alınmış; ancak kaynakça dizininde, site edilen yazarın ardından aktaran kişi ve ilgili makale belirtilmiştir. Araştırmanın temel kısıtlılığı, konuya ilişkin çok sayıda çalışmanın varlığı ve bunların hepsinin incelenmesinin olanaklı olmayışıdır. Bu durum sonuçların yorumlanmasında, makale seçimi kaynaklı hataya (biyas) neden olmuş olabilir. Ayrıca, seçilen literatürün hepsinin İngilizce taranmış olması, başka dillerde yazılmış olan kimi değerli araştırmaların bu rapora girmesini engellemiştir. Bunlara ek olarak, çeviri kaynaklı kimi küçük hatalar da olmuş olabilir. Rapor bu şekliyle bir literatür derleme çalışması olarak adlandırılabilir.  

Bulgular

Dünyanın en önemli nükleer kazası: Çernobil’dir (Bell JNB, 2005). Kaza nükleer kazalar içinde en ciddisidir. Yaşamlara mal olmuş ve reaktörde çalışanların sağlığını doğrudan bozmuştur. Potansiyel yan etkileri nedeniyle de öteki insanların sağlığını tehlikeye atmıştır. Reaktör çalışanları ve bu bölgedeki insanlar radyasyonla konta mine olmuştur (Dr. H.Nakajima, Director General, WHO, 1996). Çernobil kazası önce bir süre gizli tutulmuştur. İlk önemli nükleer kaza anonsu 28 Nisan’da İsveç’ten gelmiştir. İsveç’teki Forsmark Nükleer Güç Fabrikası’nda ek olarak yapılan her yer altı nükleer testinde tespit edilmiş ve havadaki partiküllerin rotası Çernobil’i göstermiştir. Bununla birlikte, en düşük rütbeden en yükseğine dek “sessiz kal-beladan uzak dur” taktiği ile bir açıklama yapmayan Sovyet otoriteleri uzun süre kazanın genişliği ve yapısıyla ilgili olarak yabancı radyo yayınlarının saldırısına, yanlış bilgilendirilmiş olan medya ve halk bombardımanıyla karşı karşıya kalmışlardır (Marples DR, 1996). Kaza üzerinde çalışanların gizliliği ve bilgilerin yok edilmesi, halk arasında korku ve dedikoduya neden olmuştur. Belarus’un bir kasabasında, yetkililer sığır sürülerinin tahliye edilmesine karşın hiçbir şey söylememişlerdir (Sayenko L, 2000). Bu süreçte, başlangıçta Avrupa’da yaşananlar da pek farklı değildir. Kuzey Fransa’da, İngiltere kıyı şeridine 40 km. uzaklıkta, büyük bir alanda kurulu bir nükleer güç istasyonu bulunmasına karşın; İngiltere’de deniz aşırı bir nükleer kazaya karşı hazırlıklı olunmadığı, acil eylem planı bulunmadığı görülmüştür (Bell JNB, 2005). O dönemde, Birleşik Krallık’taki (UK) otoriteler, Çernobil’in gelecekteki etkileri üzerinde çok iyimser yaklaşmışlardır. 6 Mayıs 1986’da parlamentoda Çevre Bakanlığı Sekreteri “Bu bulutun etkileri önceden kestirilmiştir ve UK halkının sağlığına etkisi yoktur” demiştir. Aynı kişi 13 Mayıs’ta, “Bu sürede Çernobil kaynaklı ek bir bozukluk yaşanmamıştır. Olay, hafta sonu itibariyle bu ülke için bitmiş olacak gibi durmaktadır” demiştir. 19 Mayıs’ta, Tarım Bakanlığı’ndan bir yetkili, “Herhangi bir tür kısıtlama olmasından çok uzağız” demiştir. Bu iyimserlik, Güney İngiltere’deki ovalardan biri olan Harwell’deki çimenlerde radyosezyum ve radyoiyodin miktarının ölçülmesi; I131in yarılanma ömrünün 8 gün olması; dolayısıyla ayın sonunda etkisini kaybetmiş olacağı beklentisi nedeniyle desteklenmiştir. Ancak bu süreçte, yarılanma ömrü 30 yıl olan Cs 137nin gösterdiği haftalar süren düşük biyoyararlanım eğilimi ve biyokimyasal yeniden dolaşım mekanizmaları göz önüne alınmamıştır (Bell JNB, 2005). Mayıs 1986’dan başlayarak, İngiltere’de araştırmalar yapılmış, ovalardaki tarım arazilerindeki topraktan alınan, besin zincirine giren radyosezyumun hızla azalmaya doğru gittiği belirlenmiş ancak yükseklerdeki durum kafaları karıştırmıştır. Ovalardakinin tersine, tepelerde, koyun otlaklarının da bulunduğu yarı doğal arazilerde, özellikle yılın başında kuzuların doğum tarihinde, radyosezyum düzeylerinin arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak hükümet, halk sağlığını korumak için zorlayıcı bir dizi önlem almıştır. İngiltere Tarım Bakanlığı, Balık ve Yiyecek Şubesi (MAFF), koyun eti tüketilmesin diye, et ürünleri için EURATOM anlaşmasının altında bilirkişi grubunun aldığı tavsiye ile 1000 Bq kg-1 eşik değer sınırı koymuştur. 20 Haziran 1986’da MAFF, İngiltere’nin kuzeybatısı Cumbria’da ve Kuzey Wales’te, her iki bölge de -yüksek ve çimenlik alanlardır- koyun kesimini ve hareketini yasaklamıştır. Dört gün sonra, İskoçya sekreterliği kuzey ve güneybatı bölgelerinde benzer bir yasak getirmiştir. Yüksek birikimin olduğu bölgelerdeki bu yasaklama yaklaşımı, doğal olarak alınmış bir önlemdir. Büyük miktarda koyun zarar görmüştür. İngiltere’de ulusal düzeyde, tüm koyun sürülerinin % 17’si etkilenmiştir. Bölgeyle ilgili olarak, o dönemde sorun çok şiddetli olarak yaşanmıştır, koyunculukla geçinen çiftçilerin yaşamları olumsuz yönde etkilenmiştir. Ekologlar, Çernobil kazası sonrasında, tepelerde beslenenlerin yanında ovalarda beslenen koyunların da radyosezyumla kontamine olduğu konusunda hem fikirdirler (Bell JNB, 2005). Bunlara ek olarak, İngiltere’nin belli bölgelerinde halka yağmur sularını içmemeleri tavsiye edilmiştir. O dönemde pek çok Avrupa ülkesinde, önlem olarak koyun peyniri ve inek sütüne göre daha fazla etkilenen koyun sütü yasaklanmıştır (Bell JNB, 2005).

Çernobil Nükleer Santrali’nin patlaması sonrasında yaşanan ilk şaşkınlık ve sessizlik döneminin ardından, geniş kamu önlemleri alınması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sovyet halkının sağlığını olası negatif radyasyon etkilerinden korumak ve farkındalık yaratmak için bir seri önlem alınmıştır (Dr. E. Chazov, USSR Minister of Health, 1988). Bu önlemlerin alınma zamanı ve yeterliliği tartışılmakla birlikte, kazadan yaklaşık 20 yıl geçmesine karşın kimi basamakları günümüzde de uygulanmaktadır. “….Patlamanın öncelikle doğrudan ölümlere neden olması, izleyen süreçte radyoaktif parçacıkların çevreye yayılması, besin zincirine girmesi ve insan sağlığını olumsuz yönde etkilemesi ve bunlara karşı acil eylem planlarının ve koruyucu önlemlerin uygulamaya konulması büyük ekonomik kayıplara da yol açmıştır.

Belarusa’ta 1992’den 2001’e dek Çernobil ile ilgili harcamaların ulusal bütçe içindeki payı;1992 yılında ulusal bütçenin yaklaşık % 20’sinin Çernobil ile ilgili harcamalara gittiği, bu oranın 2001’e gelindiğinde dahi bütçenin ancak % 5.3’üne inebildiği bilinmektedir

Belarus sınırında ve Kiev’in kuzeybatısında olan Çernobil Nükleer Santrali, şu an kapalıdır ve çalışmamaktadır. Kaza hatalı bir dizaynın, yasal olmayan bir operasyonun ve izinsiz bir deneyin ölümcül kombinasyonuyla, 26 Nisan 1986, saat: 01.23’te gerçekleşmiştir. Bir reaktörde binanın çatısı ve kapladığı alanda 1000 tonluk iki patlama olmuştur. Bu durumu, reaktörün merkezine doğru hava akımı, yangın, zehirli gazların yayılması izlemiştir. Füzyon ürünleri ve Uranyum yakıt atmosfere yayılmıştır (Savchenko VK, 1995). Yangın yaklaşık 10 gün sürmüştür. Yangını söndürmek için kullanılan Boronkarbid, kil ve kurşunun, reaktörden arta kalanlarla birleşmesiyle ısı ortaya çıkmış ve ikinci patlama bu dönemin sonunda gerçekleşmiştir. Ayrıca, helikopterler aracılığıyla, radyasyon salınımını engellemek için, reaktörün üzerine 5 bin ton kimyasal madde (kurşun, bentonit, vb.) boşaltılmıştır (Bebeshko VG, 2003). Toplam açığa çıkan sıvı füzyon ve aktif haldeki transuranyum ürünlerinin miktarının yaklaşık 2×1018 Bq, radyoiyodin miktarının yaklaşık 6.7×1017 Bq, Cs137 miktarının yaklaşık 1.9×1016 Bq olduğu kestirilmektedir. Faaliyetten arta kalan küçük parçacıklar Kuzey Yarı Küre’de tüy gibi dağılarak, daha çok kırsal alanlarda birikmişlerdir (Appleby LJ. ve Luttrell SP, 1993). Radyoaktif saçılım öncelikli olarak üç ülkeyi: Ukrayna, Belarus ve Rusya Federasyonu’nu etkilemiştir. En çok etkilenen üç bölgedeki bulaşlı alan yaklaşık 150.000 km2 (topraktaki Cs137 yoğunluğu > 37 kBq/ m2), sıkı kontrol altındaki bölgelerde yoğunluk > 555 kBq/ m2’tir ve yaklaşık 10.300 km2’lik alan etkilenmiştir. 1995’te, bu ölçüde, yaklaşık olarak 5- 6.7 milyon kişinin ve 130.000-190.000 km2’lik alanın etkilendiği belirlenmiştir (Baldwin J, UNSCEAR 2000 Report). Üç ülkede 2000 yılına dek 1986-1989 yılları arasında çalışmış temizlik işçilerinin 850.000’den fazlası ciddi radyasyona maruz kalmıştır. Temizlik işçileri pek çok farklı çalışmada pek çok farklı isimle “likidatörliquidator, Çernobil askerleri-gazileri, acil işçiler, iyileştirme operasyonu işçileri, kaza düzeltici işçiler, özel amaçlı işçiler” gibi isimlerle nitelendirilmişlerdir (Rahu M, 2002).

“Özet

26 Nisan 1986’da Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Santralinde insanlık tarihinin en büyük nükleer felaketi oldu. Kazadan sonraki bir ay içinde çevreye yayılan radyoaktif kirlilik, o güne kadar patlatılan tüm atom bombalarından, nükleer santrallerden ve uranyum madenlerinden doğal ya da kaza ile salınan tüm radyasyondan daha fazlaydı. Birçok ulus radyasyon bulutunun etkisi altında iken ülke yöneticileri; sessiz kalmayı tercih etti.

Bu çalışma; Çernobil Nükleer Santrali’nin patlaması ve nükleer kirlenmeye yol açmasından sonra Türkiye’de nelerin yaşandığı, ne tür önlemlerin alındığı ve felaketten 20 yıl geçmesine karşın, bu süreçte çevre ve insan sağlığının nasıl etkilendiği biçimindeki sorulara, yapılmış çalışmaları inceleyerek, yanıt aramak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma Çernobil Nükleer Santrali’nin Türkiye’ye etkisine yönelik çalışmaların, araştırmaların taranması, derlenmesi ve yorumlanması ile bir derleme çalışması özelliğindedir.

Çernobil nükleer santral kazası sonrası tüm kuzey yarım kürede radyoaktif bulaşın olduğu, buna karşın; ülkelerin sunuk kaldıkları radyoaktif dozların ve buna koşut olarak kazanın etkisinin farklılıklar içerdiği kabul edilmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası sonrası Türkiye’ye de radyoaktif bulaş olmuştur. Ancak bu bulaşın insan sağlığına olan zararı konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Rize’nin Çayeli ve Pazar ilçelerinde otoimmun özellikte nodül artışının radyasyona sunuk kalma ile açıklanabileceği belirtilmiştir. Likenler üzerinde yapılan çalışmada Doğu Karadeniz bölgesinin diğer bölgelere ve Rize’nin Avrupa’nın birçok ülkesine göre daha fazla etkilendiği belirtilmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve bu kazanın Türkiye’de insan sağlığına etkisinin saptanması için; birçok bilimsel disiplini de içeren araştırmacı grubu tarafından yapılacak uzun erimli bir çalışmaya gereksinim vardır.

Anahtar sözcükler: Çernobil, radyasyon, nükleer kaza, radyasyon ve sağlık, Çernobil ve Türkiye, tiroit kanseri, kanser.

Giriş ve amaç

26 Nisan 1986’da eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sınırları içinde, bugün Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Santrali’nde insanlık tarihinin en büyük nükleer felaketine neden olan ardı ardına iki büyük patlama olmuştur. Patlama ile santralin bin ton ağırlığındaki çatısı önce gökyüzüne fırlamış ve ardından santralin üstüne düşmüştür. Bu nükleer felaket sonucu açığa çıkan radyoaktif gaz ve maddeler, 1200 metreyi aşan yüksekliğe çıkmış, oluşturduğu radyoaktif bulutlar ile atmosfere yayılmıştır. Radyoaktif tozun yarıya yakını 30 km’lik çapa sahip alanı, geri kalanı ise bulutlarla birlikte dünya çevresinde dolaşarak yağmurlarla toprağa ve suya karışarak daha geniş bir alanı kirletmiştir. Bu felakette 1019 bekerellik radyoaktif izotop salındığı bildirilmektedir. Bu hali ile Çernobil Kazası’nda açığa çıkan radyasyon, insanlık ayıbı olan Hiroşima ve Nagazaki’nin atom bombası ile bombalanmasında açığa çıkandan 200 kat daha fazladır. Radyoaktif bulutun hareketini mevcut atmosfer koşulları ve rüzgâr belirlerken, radyoaktif bulaşı belirleyen en önemli etmen bulutun seyrettiği sırada oluşan yağıştır. Radyoaktif madde saçılımı sonucu radyasyona sunuk kalan başta Ukrayna, Belarus ve Rusya Federasyonu’nda yaşayan insanlar olmak üzere insanların sağlığı olumsuz bir şekilde etkilenmiştir.

Çevrede radyasyonun artması; canlıların genlerinde hasara ve doğumsal anomalilere neden olmaktadır. Çernobil Nükleer Santral Kazası sonrası bu çevrede anormal insan ve hayvan doğumları olduğu bildirilmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’de yaşandığı gibi insan eliyle, üstelik insanların yararı öngörüsü ile oluşturulmuş nükleer santraldeki kaza Türkiye’yi de etkilemiştir. Bu Kaza ile bir kez daha radyoaktif yayılımın sınır tanımazlığı görülmüştür. Kaza’dan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986’da sağanak yağmur ile Trakya Bölgesi, 7-9 Mayıs 1986’da Doğu Karadeniz Bölgesi etkilenmiştir. Sovyet yetkilileri başlangıçta yaşanan bu felakete ilişkin bilgiyi gizledi, suskun kaldı. Dünya, nükleer bir kaza yaşandığına ilişkin ilk bilgileri İsveçli yetkililerden öğrendi. Kaza sonrası Sovyet yetkililerin hiçbir açıklama yapmaması insanların radyasyona daha fazla sunuk kalmalarına neden oldu. Kaza’dan iki gün sonra 28 Nisan 1986 günü İsveç’in Stokholm ilinde Forsmark Nükleer Santrali çalışanları vardiya değişimi sırasında santrale girerken radyoaktivite ölçüm cihazları siren çalmaya başladı. Santralde sızıntı olduğu düşüncesi ile alarma geçildi. Yapılan incelemeler sonucu saptadıkları radyoaktif kirliliğin Forsmark Nükleer Santrali’nden kaynaklanmadığı saptandı. Kısa bir inceleme, radyoaktif parçacıkların işçilerin ayaklarına dışarıdayken bulaştığını ortaya çıkardı. Bu durum bir yerlerde işlerin ters gittiğini gösteriyordu. Radyoaktif sızıntı sirenlerinin çalmasından 45 dakika geçmişti ki, meteoroloji mühendisleri radyoaktif serpintinin doğudan bir yerlerden geldiğini saptamışlardı. Kaynağın araştırılması için Baltık Denizi üzerinde jet ve helikopterler örnek topluyorlardı ve topladıkları örnekler ile kaynağın yönü tam olarak saptandı. Gözler Çernobil’e çevrilmişti. Kazadan yaklaşık 40 saat geçmiş, Sovyet yetkililerden henüz hiçbir açıklama yapılmamış olmasına karşın İsveç’li bilim adamları Çernobil’de sorun yaşandığını açıklamışlardı. Rus yetkililerin sessizliği, halkın bir şeyler olduğundan şüphelenmesini engellememişti. Şüphe içindeki insanların akıllarında bir yerlerde bir felaket yaşandığı konusunda fikir oluşmaya başladı. Kiev’de yerel bir gazete 3 Mayıs günlü baskısında nükleer santralde yangın çıktığı haberini verdi . Çernobil Nükleer Santral kazasından sonraki bir ay içinde çevreye yayılan radyoaktif kirlilik, o güne kadar patlatılan tüm atom bombalarından, nükleer santrallerden ve uranyum madenlerinden doğal ya da kaza ile salınan tüm radyasyondan daha fazlaydı. Bir çok ulus radyasyon bulutunun etkisi altında iken ülke yöneticileri; sessiz kalmayı tercih etmiş, halkın bilgilendirilmesini engellemiş, yanlış bilgilendirme ile olayın küçümsenmesine ve olumsuz sağlık etkilerinin derinleşmesine neden olmuştur.

Bu çalışma; Çernobil Nükleer Santrali’nin patlaması ve nükleer kirlenmeye yol açmasından sonra Türkiye’de nelerin yaşandığı, ne tür önlemlerin alındığı ve felaketten 20 yıl geçmesine karşın, bu süreçte çevre ve insan sağlığının nasıl etkilendiği biçimindeki sorulara, yapılmış çalışmaları inceleyerek, yanıt aramak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Genel bilgiler

Bu güne kadar dünyada birçok nükleer endüstri kazası yaşandı. Çernobil Nükleer santral kazasının dünya gündemine bu boyutu ile oturması ilk nükleer kaza olmasından değil, yol açtığı felaketin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Çernobil öncesinde de sonrasında da nükleer santral kazaları olmuştur. ABD’de Nükleer Denetleme Komisyonu kayıtlarına göre bu güne kadar felakete neden olabilecek 169 kaza yaşanmıştır.

1980–1989 yılları arasında çalışanların ölçülebilir dozda radyasyona sunuk kaldıkları 140 bin olay raporlanmıştır . 1992 yılında Rusya 205, Japonya ise 20 önemli kaza rapor etmiştir . Kaza geçiren santraller ve kazaların olduğu ülkeler göz önüne alındığında, geri kalmış teknoloji ile inşa edilmiş nükleer enerji santrallerinden radyoaktif sızıntı olduğu söylemi de yanlıştır .

Günümüze kadar yaşanmış başlıca önemli nükleer santral kazaları:

  • 1958- Vinca/Yugoslavya çekirdeğin aşırı ısınması sonucu 6 bilim adamı radyasyona sunuk kaldı 1’i öldü.
  • 1961- ABD Askeri deneme reaktörü patlaması sonucu 3 işçi öldü.
  • 1967- İngiltere’de Windscale reaktör çekirdeği tutuştu. Özellikle İyodin-131’in kazanın olduğu merkezden 150 km’lik yarıçaplı daire içinde et ve süte karıştığı görüldü.
  • 1975- Japonya’da Tsuruga-1 boru hattında kırık nedeniyle 37 işçi radyasyona sunuk kaldı.
  • 1979-ABD-Pennsylvania-Harrisburg’da Three Miles Island kazası olarak bilinen kazada çekirdek erimesi sonucu iyot 131 kaçağı oldu.
  • 1991- Japonya’da Mihama-2 basınçlı su reaktörü boru hattı kopması sonucu radyoaktif buhar kaçağı oldu.
  • 1999- Japonya’da Tokaimura Nükleer Santral kazası sonucu 49 işçi yüksek radyasyon aldıkları nedeniyle tedavi altına alındı. Santral civarında yaşayan 310 bin kişi evlerinden dışarı çıkarılmadı, 10 kilometrelik bölge yasak ilan edildi.
  • 2004- Japonya’da Mihama kentindeki santralde bir buhar sızıntısı sonucu dört kişi öldü, 10 kişi yaralandı.
  • Türkiye’de nükleer santral bulunmaması nedeniyle nükleer santral kaynaklı kaza olmamış ancak radyoaktif salınıma neden olan kazalar yaşanmıştır .

Çernobil Nükleer Santral Kazası sonrası patlamaya neden olan 4. ünite, kazadan sonra bir daha çalıştırılmadı. Ancak diğer reaktörler sırasıyla devreye sokuldular. Diğer üç ünitede 1991 yılında 2. reaktörde yangın çıkmasına kadar çalıştırıldı. Çernobil Nükleer Santrali’nin tamamen kapatılması yoğun yağış nedeniyle 3 numaralı reaktörü su bastığı 2000 yılını buldu . Santral çalıştırılmamasına karşın; güvenliğin sağlanması ve sızıntı olmasını önlemek için 250.000 ton beton kullanılarak yüksek radyoaktivite içeren yakıt kapatıldı. Ancak bu betonda zamanla çatlaklar oluştu. Oluşan bu çatlaklar, patlama olmaksızın oluşabilecek, sessiz yeni bir facianın habercisi olarak kabul ediliyor. Ukrayna Ulusal Radyasyon Güvenlik Komisyonu başkanı Dimitri Grodzinski; betona gömülen ve radyoaktif malzemelerin depolandığı yerlerden radyasyon sızdığını ve çevreyi kirletmeye devam ettiğini bildirmiştir . Dünyada radyasyona sunuk kalma; kozmik ışınlar, radon elementi gibi doğal nedenler ve tıbbi sunuk kalma, savaşlar ve nükleer silah denemeleri ile nükleer santral kazaları gibi insan kaynaklı nedenlerle olur. Radyasyonun etkisi; sunuk kalınan doza bağlı olarak değişmektedir. Radyasyonun doz bağımlı (deterministik) ve dozdan bağımsız (stokastik) etkileri vardır. Radyasyon nedenli kalıtımsal etkiler doz bağımsız olarak kabul edilir. Radyasyon hücre yapı taşı olan proteinler ve DNA gibi canlı- lar için önemli moleküllerle etkileşir. Bu etkileşim sonucu oluşan serbest radikaller biyolojik moleküllere zarar verir. DNA’larda oluşan hasar gen kırılmaları, kopma ve çaprazlaşmalar tarzında mutasyonlara, bu da hastalıklara neden olmaktadır . Radyasyon eksternal ışımayla, izotopların solunması ve yutulmasıyla vücudu etkilemektedir. Radyasyonun sağlığa etkisi, alınan dozun büyüklüğüne ve ışınlanma süresine bağlı olarak değişmekle birlikte ışınlanmadan hemen sonra ya da yıllar sonra ortaya çıkabilir. Kısa sürede, vücudun büyük kısmının, yüksek dozda ışımaya sunuk kalması akut ışınlanma, uzun zaman aralığında ve düşük dozda ışımaya sunuk kalma ise kronik ışınlanma olarak tanımlanır. Kronik ışınlanmanın 5 ve daha fazla yıl gibi uzun bir zaman sonra etkisi ortaya çıkarken akut ışınlanmanın erken ve gecikmiş etkileri olabilir. Kronik radyasyon sendromu ilk kez nükleer silah yapımında çalışan işçilerde tanımlanmıştır. Akut ışınlanmanın erken etkileri ölüm ve ciddi sağlık sorunları olarak ortaya çıkmaktadır. Kanser, katarakt, kısırlık ise akut ışınlanmanın gecikmiş etkileridir.

Çernobil nükleer santral kazasında 237 kişinin akut ışınlanmaya sunuk kaldığı bildirilmektedir. Çernobil’de 30 nükleer santral çalışanı ve itfaiyeci akut sunuk kalma nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Radyasyonun en ağır etkisinin insanların psikolojik durumlarına olan etkisi olduğu belirtilmektedir. Radyasyon nedenli psikolojik etkilenme; radyasyonun etkilerinin yeterince bilinmemesi, yöneticilere güvenilmemesi zemininde gelişmekte ve strese neden olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü uzmanı Repacholi, kazadan etkilenenlerin strese girdiklerini ve sağlıksız davranışlar sergilediklerini, önemli ölçüde kirlenmiş gıda ürünlerinin tüketilmesi, aşırı alkol ve nikotin tüketimi ve çok sayıda eşle cinsel ilişkinin de bunlara dahil olduğunu belirtmektedir. Çernobil’in akıl sağlığı üzerine olan etkisi en önemi kamu sağlık problemi olarak tanımlanmaktadır. Bu problemler, kendi sağlığını olumsuz şekilde değerlendirme, hayatının kısaldığına inanma, başkalarının yardımı olmadan karar verme yeteneğinde azalma şeklinde kendini göstermektedir. Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID), Çernobil hasta çocukları programında muayene edilen 110.000 çocuktan 15.000’inin “ağır depresyon ve intihar eğilimiyle” acil yardıma gereksinim duyduğunu bildirmiştir. Çernobil Nükleer Santrali kazası sonrası oluşan radyoaktif bulut ve bulutun hava koşulları doğrultusunda ” ki hareketi sonucunda,” Radyoaktif bulutlar 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Trakya’ya, 4-5 Mayıs günleri Batı Karadeniz’e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas’a, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa’ya ulaştı. Çernobil kazasından 10 güngeçmişti ki radyoaktif parçacıklar tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Radyoaktif bulutun geçtiği sırada Trakya ve Doğu Karadeniz’de; özellikle fındık, tütün ve çay üretimi yapılan tarım alanlarında yağış olması bu bölgelerdeki radyoaktif bulaşı artırdı. Kaza’dan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986 tarihinde Batı Trakya’daki ve 7–9 Mayıs tarihlerinde Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sağanak yağış bulaşı artırmıştı. Bu yağışların etkisi, çevresel radyasyon ölçümlerindeki yükseklik ilk kez 30 Nisan 1986 tarihinde fark edildi. Trakya ve Karadeniz kıyılarında normal koşullarda 8–10 microröntgen/saat olan radyasyon düzeyi; kazadan 10 gün sonra 30–40 microröntgen/saat düzeyinde ölçüldü. Yüksek seviyedeki bu ölçümler radyasyondan korunmak için zaman yitirmeden yeni önlemlerin alınmasını zorunlu hale soktu.

Bu aşamada Türkiye’de uygulanan önlemler aşağıda belirtilmiştir:

  1. Meteorolojik verilerin incelenmesi ile kritik bölge olarak değerlendirilen Trakya ve Doğu Karadeniz bölgelerine gezici radyasyon ölçüm birimi sevk edilmesi, ülke çapında radyasyon ölçüm programı çerçevesinde çevresel örneklerin ve besin maddelerindeki radyoizotopların analizlerinin yapılması,
  1. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) radyasyon kontrolü yaparak, gümrüğe gelen malın ithalatı ya da geri çevrilmesine karar vermesi konusunda yetkisi yoktu. Bu ve buna benzer konularda yetki tıkanıklıklarının aşılması için Dışişleri Bakanlığı önerisi ve başbakanın emri ile 26 Mayıs 1986’da Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi kuruldu. Komite’de Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Çevre Genel Müdürlüğü ve İstanbul Teknik Üniversitesi temsilcileri bulunuyordu. TAEK bu kurul tarafından ithal ve ihraç edilen gıda maddeleri için radyasyon ölçümü yaparak “Radyasyon Sertifikası” vermesi konusunda yetkili kılınması,
  1. Radyasyondan etkilenen bölgelerde süt haricindeki gıdalarda Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) limitleri altında radyasyon saptanması sonucu, sütten bulaşı engellemek için I131 ile kontamine olmuş sütlerin süt olarak tüketiminin engellenmesi, peynir yapılarak I131 tamamen yok olana kadar bekletilmesi,
  1. Meralardaki hayvanların radyoaktif yağıştan etkilenmiş taze otları yemesini önlemek için ahırda tutularak saman ve suni yem ile beslenmelerinin sağlanması,
  1. Yapılan ölçümlerde 12500Bq/kg’lık limiti aştığı saptanan çayın, Çay Kurumu’na ait depolarda muhafaza altına alınmasıdır. (58.000 ton civarındaki bu çay daha sonra gömülmüştür.)

Çernobil Nükleer Santral Kazası sonrası tüm kuzey yarım kürede radyoaktif bulaşın olduğu, buna karşın; ülkelerin sunuk kaldıkları radyoaktif dozların ve buna koşut olarak kazanın etkisinin farklılıklar içerdiği kabul edilmektedir. Çernobil Nükleer Santral Kazası’nın boyutlarını en iyi Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (UN-OCHA) bildirmiştir. UNOCHA; Beyaz Rusya, Ukrayna ve Belarus’da yaklaşık 8,4 milyon insanın radyasyona sunuk kaldığını, İtalya’nın yarısı kadar yaklaşık 150.000 km² alanın kirlendiğini, 52.000 km² tarımsal alanın harap olduğunu ve 400.000 insanın yeniden yerleşime tabi tutulduğunu belirtmektedir. Şu anda yaklaşık 6 milyon kişinin radyasyondan etkilenmiş alanda yaşadığı ve bu üç ülkenin felaketin süren etkilerinden kurtulabilmek için milyonlarca dolar harcayarak ekonomik durgunluğa girdiği belirtilmektedir.

” Görgü tanıkları, kazadan sonra gökyüzünün kızıla kestiğini ve yoğun bir bulutun gökyüzünün yarısını kapladığını belirtmiştir. Reaktördeki yakıt patlamadan sonra 10 gün daha yanmış, stronsiyum ve seryum gibi ağır radyoaktif elementler patlama alanına yakın düşerken daha hafif olan iyot ve sezyum gibi elementler bulutlar halinde ülke sınırlarını aşarak birçok ülkede milyonlarca insanın sağlığına zarar vermiştir. Önce kuzey batıya yönelen radyasyon bulutu, daha sonra İskandinav ülkelerine, rüzgârın yön değiştirmesi ile de güneye ve sonra batıya yönelmiştir. Rüzgâra bağlı olarak gezen radyasyon bulutları özellikle kuzey yarı kürede birçok ülkeyi etkilemiştir. 27-30 Nisan günleri İskandinavya, Finlandiya, Belçika; 28 Nisan-2 Mayıs tarihleri arası Doğu ve Orta Avrupa, Güney Almanya, İtalya, Yugoslavya, Ukrayna ve Doğu Bloğu, Türkiye (özellikle Karadeniz bölgesi); 1-4 Mayıs tarihleri arasında ise Balkanlar, Romanya, Bulgaristan, Türkiye radyasyon bulutunun etki alanına girmiştir. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) başkanının, radyasyon ölçüm sonuçlarının sadece bilimsel yorumlamaya yetkin kurum ya da kuruluşlara ve resmi istekte bulunulması durumunda verilmesi gerektiği konusundaki kararı doğrultusunda, sonuçlar halka açıklanmamıştır. 30 Nisan 1986 günü sabah saat: 08.30’da Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde Royterstoke cihazı havadaki radyasyonu 7,8 mikroröntgen/saat olarak ölçmüş ve bu değer bölgenin doğal radyasyon düzeyi olarak kabul edilmişti. Bir saat sonra yapılan ölçümde elde edilen değer 9,6 mikroröntgen/saat olmuştu. Aynı gün 16 mikroröntgen/saat’lik ölçüm yapılmıştır.

Kaza’dan 5 gün sonra Akçakoca’da havadaki radyasyonun gittikçe arttığı fark edilmiştir. Karasu Bölgesinde o bölgenin doğal radyasyon düzeyinin 20 katı fazla olan 150 mikroröntgen/saat düzeyinde ölçüm yapılmıştır. 4 Mayıs günü Kapıkule-Edirne yolunda İstanbul’da havadaki radyasyonun tam 1000 katı olan ve Çernobil nedenli Türkiye’de ölçülen en yüksek değer olarak tarihe geçen, 16 miliröntgen/saat değeri ölçülmüştür. Bu sırada dönemin Endüstri ve Ticaret Bakanı H. Cahit Aral, radyasyon konusunda kendisinden başkasının açıklama yapmaya yetkili olmadığını belirtip; “dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” demektedir.

Gazetelerde TAEK başkanı ve Ticaret ve Sanayi Bakanı Cahit Aral dışında resmi açıklamada bulunan olmamıştır. Tarih sırasına göre basında yer alan bazı haber başlıkları:

TAEK Başkanı Özemre: Rakamlar panik yaratırdı. (7 Mayıs 1986, Cumhuriyet)

TAEK Başkanı Özemre: Ne bulursanız yiyebilirsiniz. (15 Haziran 1986, Milliyet)

TAEK Başkanı Özemre: Yapılan 50 bini aşkın ölçüm sonuçları,

Türkiye’de tüm gıdaların radyasyon bakımından tamamen güvenceli durumda olduğunu gösterdi.

Cahit Aral: Dinine, imanına inanan ‘Radyasyon var’ demez.(24 Haziran 1986, Günaydın)

TAEK Başkanı Özemre: Çayda tehlike yok ama dış satımı yasaklıyoruz. (10 Aralık 1986, Milliyet)

  • Cahit Aral: Çaydaki radyasyon tehlikesiz. (13 Aralık 1986)
  • Cahit Aral: Çayda tehlike yok ki imha edelim. (23 Aralık 1986, Cumhuriyet)

Yıllar sonra 2004 yılında Çernobil faciası TBMM gündemine gelmiş, yine bir politikacı, facianın yaşandığı dönemde aktif olarak görevde olan politikacılar ve Çernobil faciası hakkında: “Bu felaketin ardından, Türkiye’de basında çıkan olumsuz haberler ve uzmanların açıklamalarından endişeye kapılan halk, dönemin politikacılarının açıklamalarıyla yetindirilmeye çalışılmıştır. Politikacılar olayın ciddiyetini kavrayamamış, büyük bir ihmal ve sorumsuzluk içerisinde halkımızdan gerçekleri gizlemiş, uzun süre durumu inkar ederek, halkımızın bu tehlikeden haberdar olmaması için uğraş vermiştir. Hatta zamanın bakanı, televizyon ekranlarında, endişe içerisindeki halkın gözünün içine baka baka çayını yudumlamıştır.” şeklinde yorum yapmıştır. Kazadan iki hafta sonra İngiltere’nin Galler bölgesinde saptanan yüksek radyoaktivite nedeniyle yeşil alanlar koyun ve sığırların girmesini engellemek amacıyla dikenli tellerle çevrilmiştir. Birçok ulus radyasyon bulutunun etkisi altında iken ülke yöneticileri sessiz kalmayı tercih etmiş, halkın bilgilendirilmesini engellediği gibi yanlış bilgilendirme ile olayın küçümsenmesine ve olumsuz sağlık etkilerinin derinleşmesine neden olmuştur.”

“………
……..
Türkiye’de bazı akademisyenler bu dönem içinde radyasyon konusunda çalışma yapmamaları, yaparlarsa da yayınlamamaları şeklinde baskı gördüklerini belirtmektedirler. Bu baskının Radyasyon Güvenliği Komitesi adı altında kurulan kurul tarafından ve yazılı olarak yapıldığı bildirilmektedir. İlk yıl etkin doz açısından en fazla etkilenen Avrupa ülkesi Bulgaristan olmuştur. Doğal kaynaklardan alınan yıllık radyasyon ortalama dozunun 2,4 mSv olduğu bildirilmektedir. Avusturya, Yunanistan, Romanya, Finlandiya, Çekoslovakya, İtalya, Macaristan, Polonya ve Demokratik Alman Cumhuriyeti Türkiye’den daha fazla doz almıştır. Buna karşın İsveç, İrlanda, Lüksemburg, İsrail, Kıbrıs, Fransa, Hollanda, Belçika, Danimarka, İngiltere, Türkiye’den daha az doz almışlardır.

Avrupa Ülkelerinde İlk Yıl Maksimum Etkili Doz (1986) Yapılan gıda analizlerinde kekiğin Cs134 ve Cs137 izotoplarını yüksek seviyede tuttuğu saptandı. Türkiye’de radyasyon seviyesi yüksek çıkan kekik -600.000 Bq/kg’a kadar ulaşabiliyordu ve bu Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun sınır değeriydi- ihraç edilemedi. Radyasyon düzeyinin yüksekliği nedeniyle ihraç edilemeyen kekiğimiz, ABD’nin Fransa’dan fazla miktarda kekik istemesi ve Fransa’nın bunu karşılayamaması üzerine Fransa’ya satıldı. Fransa ortalamada 300.000 Bq/kg’lık radyasyon seviyesine sahip kekiğimizi kendi ürünü olarak ABD’ye sattı. Fındık, o dönemde içerdiği radyasyon nedeniyle en fazla gündemde
olan ürünlerden birisi oldu. Fındığın 1986 rekoltesi olan 140.000 tondan, 30.000 ton kadarı 600 Bq/kg’lık radyasyon seviyesi ile Ünye’nin batısında üretilmişti. Ünye’nin doğusunda ise 110.000 ton ve 600–4250 Bq/kg düzeyinde radyasyon içeren fındık üretilmişti. O yıllarda Türkiye 140.000, İtalya 40.000 ve İspanya 35.000 ton fındık üretiyordu. Avrupa Ekonomik Topluluğu Türkiye’den alacağı gıda maddeleri için, 600 Bq/kg radyasyon seviyesini sınır değer kabul ederken topluluk üyeleri arasındaki ithalatta bu değeri 1200 Bq/kg olarak belirlenmişti. TAEK tarafından ölçümleri sonucu 600 Bq/kg’ın altında olduğu belirtilen ve İngiltere’ye ihraç edilen fındık İngiltere tarafından geri gönderildi. Bunun ardından siyasi otoritenin Ünye’nin doğusunda üretilen ve radyasyon seviyesi yüksek kabul edilen 110.000 ton fındığın imha edilmesi şeklindeki kararı üzerine fındık borsasında fiyatlar arttı ve çikolata sektöründe şok yaşandı. Türkiye’nin kendi ürettiği, AET’nin yüksek radyasyon içerdiğini belirttiği fındıkların imha edilmesi uluslararası etki yaratacaktı. Sonuç olarak o yıl 135.000 ton fındık ihraç edildi.

Nükleer facia olduğunda Çay-Kur depolarında 1985 yılından kalma
50.000 ton radyasyonsuz çay bulunuyordu. Radyasyonlu 1986 ürünü çaylar ile radyasyonsuz 1985 yılı ürünü çaylar Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi emri ve TAEK uzmanları gözetiminde harmanlandı. 12.500 Bq/kg’dan daha yüksek radyasyon düzeyine sahip olduğu saptanan 58.078 ton çay ise imha edilmek üzere depolandı. Bu çaylar ancak 1993 yılı sonuna doğru faciadan 7 yıl sonra gömülebildi(19). Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral; 1986 yılı yeni ürünü 58500 ton çayın radyasyonlu olduğunu, piyasaya sürülemeyecek olan bu çayı imha da edemediğini ve bu ürünleri tel örgü ile çevrili tahta bantlarla kapatılmış ve girişi yasak olan toplam 44 depoda sakladıklarını bildirmiştir. Limitin üstünde radyasyon saptanan ve gözetim altında muhafaza edildikten sonra gömüldüğü belirtilen çayların çuvallarla arabaya yüklenerek çalındığı ve tüketildiği de basında bildirilmiştir. Karadeniz’de yapılan bir yüksek lisans tezinde; 1986 yılı ilk sürgünde ve 1987 yılı son sürgününe kadar yapılan çay ölçümlerinde 20–40 kBq/kg seviyelerinde ölçüm yapılmış ve çay tüketimi yoluyla alınan radyosezyum aktivitesinin ölçüsü yetişkin bir kimse için 0,71 mSv’lik yıllık doz olarak hesaplanmıştır.

Çernobil faciasının yaşandığı dönemde Çay-Kur Genel Müdürü olan Tuncer Ergüven ulusal bir gazeteye yaptığı açıklamada: Çay-Kur’un çayları dışında, özel sektörün elindeki yaklaşık 30.000 ton çayın denetlenmediğini ve piyasaya sürüldüğünü bildirmiştir. Ancak Ergüven’in asıl sarsıcı açıklaması; 1993 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde (KTÜ) bir sempozyumda; “Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezi’nden bir çalışanın elindeki belgeleri gösterdiğini, bütün Karadeniz’in kirli, ama bazı bölgelerin çok kirli olduğunu ve bu durumu Bakan’ın açıklattırmadığını, Edirne’de açıklanıp, Karadeniz’de açıklanmamasının nedeninin turizmde infiali engellemek olduğunu” belirttiğini açıklaması olmuştur.

Karadeniz’de balıklarda yapılan çalışmada 1986 yılının Mayıs ayı boyunca balıklarda yüksek gama aktivitesi (İyot 131, Ruthenyum 137, Sezyum134 ve Sezyum 137) saptanmıştır. Bu yüksek seviye Sezyum 137 dışındakiler için üç ay içinde azalarak kaybolmuştur.

Çernobil Nükleer Santral kazasını izleyen yıl içinde bir kişinin fazladan aldığı radyasyonun Edirne ve Doğu Karadeniz gibi radyasyona en fazla sunuk kalmış bölgelerde 59,4 mrem (milirem) ve Türkiye genelinde 50 mrem olduğu, ICRP’nin hamilelik sırasında alınabilecek en yüksek dozu 2000 mrem olarak belirlediği, korunulamayan doğal radyasyon dozunun İstanbul’da yaşayan kişiler için 66 mrem, Erzurum’da 175 mrem ve Sivrihisar’da 374 mrem olduğu bildirilmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve onun etkileri Türkiye’de sık sık gündeme gelmiştir. 27 Ocak 1987 günü ODTÜ Raporu olarak tanımlanan
bir rapor yayınlanmıştır. Raporda; “sadece çaydan alınacak radyasyon bile gelecek nesillerde birçok çocuğun ölü ve sakat doğmasına sebep olabilecektir.” şeklinde bir açıklama bulunuyordu. Bu çalışmadan sonra 13 Şubat 1987 günü çalışmayı yürütenlerin de bulunduğu bir toplantı yapılmıştır. Toplantı sonrası 15 Şubat 1987 günü TAEK’in yaptığı basın açıklamasında; ODTÜ raporunda yapılan doz ve risk hesaplamalarında hata yapıldığının, yazarları tarafından da kabul edildiği ve yazarların bu durumdan duydukları üzüntü belirtilmiştir.

Çernobil faciası Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine alınmış ve facianın Türkiye’deki etkilerini araştırmak için TBMM’nde araştırma komisyonu kurulmuştur. Bu komisyon; radyasyondan korunmaya yönelik önlemlerin Trakya’da uygulandığını, buna karşın önlemlerin Doğu Karadeniz bölgesinde yetersiz kaldığını, bölge insanına konu ile ilgili yeterince bilgi sunulmadığını belirtmiştir. Komisyon raporuna göre ülkemiz, sağlık riski yaratabilecek radyasyon tehlikesine maruz kalmamıştır. Bu konuda yaşanan çelişkilerin kanser istatistiklerinin yetersiz ve sağlıksız olmasından kaynaklandığı belirtilmiştir. Ancak konu zaman zaman TBMM’nde yeniden araştırılması gerektiği şeklinde gündeme gelmiştir.

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’nun bağımsız uzmanlara hazırlattığı ve Yeşiller Türkiye Koordinasyonu tarafından Türkçe’ye çevirilen raporda insanlık tarihinin en korkunç endüstriyel felaketi olarak tanımlanan Çernobil felaketinden 18 yıl geçmesine karşın halkın bilinçlendirilmesi ve sonuçları hakkında kolektif bilinçlenmede görülen yetersizlik hayret verici olarak nitelendirilmiştir. Raporda Çernobil faciası hakkında halkın yeterince bilgi sahibi olmadığı, gözünün kapalı olduğu belirtilmektedir.

“Çernobil Nükleer Kazası’nın Türkiye’de Yaşayan Kişiler Üzerine Etkilerinin incelenmesi” başlıklı tez çalışmasında, atmosfere karışan radyoaktivite nedeni ile kirlenmiş gıda maddelerinin tüketilmesiyle Türkiye’de yaşayanların yüklendikleri kanser riski hesaplanmıştır. Çalışma ağız yolu ile vücuda alınan gıdaların aktivite konsantrasyonlarından yola çıkılarak bireyin aldığı doz ve yüklendiği risk hesaplaması için matematiksel modellerden olan sindirim sistemi modeli uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada gıda tüketimine ilişkin verilerin yetersizliğine vurgu yapılmış ve bu nedenle sindirim yoluyla alınan toplam aktivitenin tüm kişiler için eşit alındığı belirtilmiştir. Bu çalışmada; Çernobil nükleer santral kazası nedeniyle oluşacak kansere bağlı ölümlerin, kendiliğinden oluşacak kanser ölümlerine oranının 3.10?4 olacağı hesaplanmıştır. Konuya ilişkin olarak Türkiye’de yapılmış diğer tez çalışması; Türkiye’de Çernobil Nükleer Santral Kazası’ndan en çok etkilenen yerlerden olduğu belirtilen Rize’nin Çayeli ve Pazar ilçelerinde tiroit nodül prevalansının, nükleer felaketten etkilenmediği gösterilen ve iyot durumu benzer olan Ankara’nın Beypazarı ilçesi ile karşılaştırıldığı çalışmadır. Bu çalışma Pazar ve Çayeli ilçesinde yaşayan 14–18 yaş grubundaki 993 kişi ve aynı yaş grubunda Ankara Beypazarı’ndaki 740 kişide gerçekleştirilmiştir.

Çalışma idrar iyodu, tiroit fonksiyon testiyle tiroit oto antikorları ölçümü, tiroit ultrasonografisi ve nodül saptananlarda ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucuna göre; kolloidal nodül ve hashimato tiroititi Pazar ve Çayeli ilçelerinde Beypazarı ilçesine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır. Kazadan en fazla etkilenen Rize bölgesinde tiroit nodül prevalansı artmasına karşın bu nodüllerin hiçbirinde sitolojik olarak malignensi saptanmamasının yanı sıra bölgede malign tiroit nodülü oluşumunda artış saptanmadığı belirtilmiştir. Çalışmada, bölgede kolloid nodül görülme sıklığındaki artışı radyasyonla açıklamanın yetersiz olacağı, bunun bölgede uygulanan iyot profilaksisinden kaynaklanabileceği, ancak
benign, otoimmun özellikte nodül artışının radyasyona sunuk kalma ile açıklanabileceği belirtilmiştir.

Yine Çayeli ve Pazar ile Beypazarı ilçelerinde yapılan bir başka tez çalışmasında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, radyasyonla kontamine olan Rize’de tiroit otoantikoru pozitiflik oranı daha yüksek bulunmuş, bu durum Rize’de son iki yıldan beri etkin olarak uygulanan iyot profilaksisine bağlanmıştır. Bu çalışmada Çernobil Nükleer Santral Kazası’nın Doğu Karadeniz bölgesinde otoimmun tiroit hastalığı prevalansında artışa neden olmadığı belirtilmiştir. Otoimmun tiroit hastalığı prevalansının artmamış olması ise; ülkenin ve Rize bölgesinin Çernobil nedeniyle etkili radyasyon almamasına bağlanmıştır. Geriye dönük olarak 1990-2003 yılları arasında Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Cerrahi Kliniklerinde yatarak tedavi görmüş ve ameliyat olmuş tiroit hastalarında tez çalışması yapılmıştır. Radyasyona sunuk kaldıktan sonra tiroit kanseri gelişmesi için gerekli yaklaşık latent periyot zamanı 10 yıl olduğu için hastalar 1990-1996 ve 1997-2003 yılları olmak üzere iki zaman diliminde değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre; 1990-1996 dönemi ile 1997-2003 dönemi arasında hastaneye başvuran ve tedavi edilen tiroit hasta sayısında farklılık olmamasına karşın; tiroit kanseri görülme sıklığı açısından 1997-2003 döneminde anlamlı
bir artış saptanmıştır. Çalışma 1997-2003 döneminde kanser görülen hastaların yaş ortalamasında düşme eğilimi olduğunu da bildirmiştir. ”

“” Elazığ’da 1985-1990 yılları arasında gerçekleşen doğumlarda nöral tüp defekti prevalansı ile ilgili çalışma; Çernobil nükleer felaketi öncesi anensefali ve nöral tüp defektleri prevalanslarının aynı ve ‰ 1.7 olduğunu, Çernobil nükleer felaketi sonrası ise istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığını, nöral tüp defektlerinin ‰ 6.9 ve anensefalinin ise ‰ 5.5 olduğu bildirmektedir. 1988 yılında nöral tüp defekti ‰ 12.4, anensefali ‰ 8.9’luk prevalans ile en üst seviyesine çıkmış ve 1990 yılında nöral tüp defekti ‰ 5.6 ve anensefali ‰ 4.2 olmuştur. Araştırmada nöral tüp defekti prevalansındaki artışa; Çernobil nükleer felaketinin yol açmış olabileceği gibi diğer faktörlerin etkisinin de yol açmış olabileceği bildirilmiştir.

Türkiye’deki üniversite kliniklerinde yapılan çalışmada bulunan ‰ 3.0 oranındaki Nöral Tüp Defektlerinin Türkiye ortalaması olarak kabul edilebileceğini belirten Nöral tüp defektleri ile ilgili çalışma; Çernobil Nükleer Santral kazası sonrasında İzmir’de ‰ 8.9, Bursa Mustafa Kemal Paşa’da ‰ 20.0’ye kadar yükselen değerler saptanmış olmasının; vaka sayısının, doğum hızının ve doğum sayısının düşüklüğü nedeniyle değerlendirilmesinin güç olduğu bildirilmiştir.

Geniş bir yayılım alanına sahip olan likenler, radyoaktif ve kimyasal hava kirliliğini kalitatif ve kantitatif değerlendirmede önemli biyolojik bir monitör organizma olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle likenler üzerinde yapılan araştırmalar, kirliliğe neden olan kaynakların saptanmasında kullanılabilmektedir. 15-17 Ekim 2003 tarihlerinde 8. Ulusal Nükleer Bilim ve Teknoloji Kongresinde sunulan poster bildiride; Çernobil Nükleer Santral kazası öncesi ve sonrasında 16 liken türünde Cs134 ve Cs137 radyonüklidleri ile yapılan çalışmadan elde edilen bulguların, Doğu Karadeniz Bölgesi’nin, Türkiye’nin diğer bölgelerine göre daha fazla etkilendiğini gösterdiği belirtilmektedir. Likenler üzerinde yapılan çalışmada Rize’de, Çernobil kazasının etkilerinin, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha fazla olduğu belirtilmektedir.

Radyasyon ve insan sağlığı üzerine yapılan araştırmalar içinde radyasyon ve kanser ile ilgili olanlar dikkati çekmektedir. Literatürde Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atıldıktan ve sunuk kalmanın üzerinden 10-20 yıl geçtikten sonra barsak, üriner sistem, akciğer, mide ve diğer organ kanserlerinde artış olmaya başladığı bildirilmektedir. Çernobil felaketi sonrası bu konu Türkiye’de de gündeme gelmiştir. Radyasyonun kanser yapıcı etkisinin yaygın olarak biliniyor, buna karşılık sunuk kalınan radyasyon değerinin bilinmiyor olması Çernobil felaketi nedeniyle alınan dozun Türkiye’de kansere neden olduğu konusunda halkı endişeye sürüklemeye devam etmektedir. Bu nedenle Türkiye ve kanser bir alt başlık olarak incelenmiştir.””

Türkiye’de Çernobil Nükleer Santral Kazası Öncesi ve Sonrası

“Kanser, 1990 yılına kadar kalp ve damar hastalıkları ile enfeksiyon hastalıklarının ardından en sık görülen 3.ölüm nedeni iken; enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınmasıyla 1990 yılından itibaren kalp ve damar hastalıklarının ardından en fazla öldüren 2.hastalık olarak görülmeye başlanmıştır.

Kanser 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 57.maddesi ile 1982 yılında ihbarı zorunlu hastalıklar arasına katılmıştır. 1983 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Kanserle Savaş Daire Başkanlığı kurulmuştur.1983 yılında bildirime bağlı olarak kurulan pasif kayıt sistemi ile beklenen seviyede veri elde edilememiştir. 1992 yılında “Kanser Kayıt ve İnsidans” projesi başlatılmış ve 10 ilde kanser kayıt merkezi kurulmuştur. 1993 yılı bildirimlerine göre yine beklenen düzeyde vakaya ulaşılamamıştır.

Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Kanserle Savaş Müdürlüğü’nün yayınladığı “Türkiye’de 1983 Yılı Kanser Görülme Sıklığı” kitabında, kanser ile ilgili ilk sağlıklı istatistiksel verilerin sunulmasına karşın; pek çok eksikliklerinin olduğu da belirtilmektedir. Bu ilk yayında verilerin Türkiye’deki tüm hastanelere gönderilen kanser bildirim fişleri aracılığı ile toplanarak analizinin yapıldığı bildirilmektedir. Kanserle Savaş Daire Başkanlığı’nın yayınladığı “Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1985” kitabında -Çernobil Nükleer Santral kazasından bir yıl önce- Türkiye’de kanserin halk sağlığı açısından durumunun henüz belli olmadığı, bu konuda istatistiklerin oluşturulmaya çalışıldığı bildirilmiş, hastanelerden gönderilen kanser ihbar fişlerinden bazılarının eksik ve anlaşılabilir şekilde doldurulmaması nedeniyle değerlendirme dışı tutulduğunun altı çizilmiştir.

“Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1986 ” kitabında kanser kayıtlarının yetersizliği ve sağlıklı bir değerlendirme yapılamayacağı;“Kanser Kayıt Merkezi’nce 1983 yılından beri yapılan değerlendirmeler, memleketimizde kanser konusunda yorum yapmamıza imkân vermemektedir. Çünkü bazı sağlık kuruluşlarından düzenli ihbar gelmekte, fakat bazılarından ihbar gelmemektedir. İhbar gelen bölgelerde sanki kanser fazla gibi görünmektedir. Bu nedenle tam amacımıza ulaşamıyoruz.” şeklinde bildirilmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazasından 3 yıl sonraki verileri içeren “Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1989” kitabında düzenli – tam doldurulmuş ihbarların gelmediği, Kanser Kayıt Merkezi’nin istenen amaca ulaşamadığı, bunun nedeninin “yeterince kanser ihbarı” gönderilmemesi olduğu belirtilmektedir. Dünya istatistiklerine bakıldığında en az yüz binde 120-130 olması beklenen Türkiye kanser insidansının; 1989 yılı verilerine göre, yüz binde 31.59 olmasının gerçek kanser insidansını yansıtmamasından kaynaklandığının altı çizilmiştir. Kanser bildirimlerinde; ihbarların pasif yöntemle toplanmasının, düzenli yapılmamasının ve bildirimlerde duplikasyonun olmasının Türkiye’de Çernobil Nükleer Santral Kazası Öncesi ve Sonrası Kanser Kanser, 1990 yılına kadar kalp ve damar hastalıkları ile enfeksiyon hastalıklarının ardından en sık görülen 3. ölüm nedeni iken; enfeksiyon hastalıklarının kontrol altına alınmasıyla 1990 yılından itibaren kalp ve damar hastalıklarının ardından en fazla öldüren 2. hastalık olarak görülmeye başlanmıştır.

Kanser 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 57. maddesi ile
1982 yılında ihbarı zorunlu hastalıklar arasında katılmıştır. 1983 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Kanserle Savaş Daire Başkanlığı kurulmuştur. 1983 yılında bildirime bağlı olarak kurulan pasif kayıt sistemi ile beklenen seviyede veri elde edilememiştir. 1992 yılında “Kanser Kayıt ve İnsidans” projesi başlatılmış ve 10 ilde kanser kayıt merkezi kurulmuştur. 1993 yılı bildirimlerine göre yine beklenen düzeyde vakaya ulaşılamamıştır. Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Kanserle Savaş Müdürlüğü’nün yayınladığı
“Türkiye’de 1983 Yılı Kanser Görülme Sıklığı” kitabında, kanser ile ilgili ilk sağlıklı istatistiksel verilerin sunulmasına karşın; pek çok eksikliklerinin olduğu da belirtilmektedir. Bu ilk yayında verilerin Türkiye’deki tüm hastanelere gönderilen kanser bildirim fişleri aracılığı ile toplanarak analizinin yapıldığı bildirilmektedir. Kanserle Savaş Daire Başkanlığı’nın yayınladığı “Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1985” kitabında -Çernobil Nükleer Santral kazasından bir yıl önce- Türkiye’de kanserin halk sağlığı açısından durumunun henüz belli olmadığı, bu konuda istatistiklerin oluşturulmaya çalışıldığı bildirilmiş, hastanelerden gönderilen kanser ihbar fişlerinden bazılarının eksik ve anlaşılabilir şekilde doldurulmaması nedeniyle değerlendirme dışı tutulduğunun altı çizilmiştir.

“Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1986” kitabında kanser kayıtlarının yetersizliği ve sağlıklı bir değerlendirme yapılamayacağı; “Kanser Kayıt Merkezince 1983 yılından beri yapılan değerlendirmeler, memleketimizde kanser konusunda yorum yapmamıza imkân vermemektedir. Çünkü bazı sağlık kuruluşlarından düzenli ihbar gelmekte, fakat bazılarından ihbar gelmemektedir. İhbar gelen bölgelerde sanki kanser fazla gibi görünmektedir. Bu nedenle tam amacımıza ulaşamıyoruz. ” şeklinde bildirilmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazasından 3 yıl sonraki verileri içeren “Kanser İhbarlarının Değerlendirilmesi, 1989 ” kitabında düzenli – tam doldurulmuş ihbarların gelmediği, Kanser Kayıt Merkezi’nin istenen amaca ulaşamadığı, bunun nedeninin “yeterince kanser ihbarı” gönderilmemesi olduğu belirtilmektedir. Dünya istatistiklerine bakıldığında en az yüz binde 120-130 olması beklenen Türkiye kanser insidansının; 1989 yılı verilerine göre, yüz binde 31.59 olmasının gerçek kanser insidansını yansıtmamasından kaynaklandığının altı çizilmiştir. Kanser bildirimlerinde; ihbarların pasif yöntemle toplanmasının, düzenli yapılmamasının ve bildirimlerde duplikasyonun olmasının Türkiye’de Özellikle Karadeniz bölgesinde olmak üzere Çernobil Nükleer Santrali kazasından sonra Türkiye’de kanser olgularında önemli bir artış olduğu şeklindeki söylemler dikkati çekmektedir. Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı’nın verilerine göre 1986 yılından sonra bölgelerde kanser insidansında belirgin bir artış görülmediği gibi; 2001 yılına kadar hiçbir bölgede Türkiye için beklenen yüz binde 120’lik insidans hızına ulaşılamamıştır. Tüm bölgeler için 1992 yılında insidansta azalma olmuştur. Kanser kayıtları incelendiğinde bu güne kadarki en yüksek kanser insidansı Ege bölgesinden ve 2001 yılında yüz binde 111.53 olarak bildirilmiştir. En düşük kanser insidansı ise Güney Doğu Anadolu Bölgesinden 1988 yılında ve yüz binde 2.79 olarak bildirilmiştir.Türkiye’de Bölgelere ve Yıllara Göre Kanser İnsidansı 2001 yılında bölgeler arası kanser insidansı farklılıkları dikkat çekici boyuttadır. Kanser insidansı Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yüz binde 21.47 iken Ege Bölgesinde yüz binde 111.53 olarak bildirilmiştir.”

Not: Raporda bu bilgiler resmi kurum verilerinden alınmış olduğu belirtilip,o verilere göre grafiklerle açıklamalar da yapılmıştır. Ancak ben grafikleri buraya almadım.

Yazımıza aynı kaynaktan aldığımız alıntılarla devam ediyoruz.

“…………
Çernobil nükleer Kazası sonrası dünyanın bilgilendirilmesinin gecikmesi/geciktirilmesi, buna bağlı olarak erken dönemde önlemlerin alınmasında geç kalınması nedeniyle ortaya çıkan gereksinimi karşılamak üzere 1986 yılında “Nükleer Güvenlik Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşme ile sözleşmeye taraf ülkelerde erken bildiri sistemi sağlanmıştır. Nükleer bir kaza sonrası kazanın boyutunu ve etkilerini değerlendirmek üzere gerekli olan; kazanın zamanı, yeri, radyoaktif madde salınım miktarı ve diğer bilgileri raporlama zorunluluğu getirilmiştir. Sözleşmeye taraf 92 ülke ve uluslararası organizasyon bulunmaktadır. Bu sözleşmeye, Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Ermenistan, İran, Irak, Romanya, Rusya ve Ukrayna da taraftır. Bu sözleşme, bir daha benzer bir kaza olmasını engelleyemese de Çernobil felaketinde olduğu gibi kaza hakkında geç bilgi edinilmesini ve ülkelerin zaman kaybetmesini engelleyebilir. Türkiye’de Çernobil felaketi sırasında halkın TAEK’in bildirilerine inanması beklenmiş, radyasyon seviyesini gösteren sayısal değerler açıklanmamıştır.
Ölçülen radyasyon seviyelerinin açıklanmasının halkta panik yaratacağı düşüncesi ölçüm sonuçlarının gizlenmesine neden olmuştur. Radyasyon seviyesinin halktan saklanmasının gerekçesi olarak da ülkesindeki radyasyon seviyesini günü gününe açıklayan Yunanistan, Almanya, Avusturya gibi ülkelerde yaşanan panik örnek olarak gösterilmektedir. Bu değerlerin açıklanmaması ile Türkiye’de halkta “endişe” oluştuğu ancak diğer ülkelerdeki gibi “panik” olmadığının gözlendiği belirtilmektedir. Göz ardı edilen önemli bir konu kazanın üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına karşın Türkiye’deki endişenin geçmemiş, bu konuda toplumsal uzlaşının sağlanamamış olduğu ve konunun sıklıkla gündemde yer bulduğudur. Topluma doğru kişi/kişilerin, doğru biçim ve zamanda yapacağı açıklama ile endişe ve paniğe engel olunabilir. 11-13 Ocak 1993 tarihleri arasında Paris’te yapılan uluslararası konferansta da, OECD Nükleer Enerji Ajansı bu tür kazalarda teknik personelden çok, özel eğitilmiş sağlık personeli tarafından açıklama yapılabileceği görüşünü desteklemiştir. Yaşananlardan ders alınmalı, bundan sonra yaşanma olasılığı, azımsanmayacak kadar çok, olan radyoaktif bulaşa karşı; ilgili kurum bünyesinde halkı bilgilendirecek, açıklama yapmaya yetkin sağlık personeli bulundurulmasına özen gösterilmelidir. Türkiye gibi radyasyon ölçüm sonuçlarını halkına açıklamayan diğer bir ülke Fransa’dır. Fransa’nın da halkında panik yaratmamak amacıyla açıklama yapmadığını düşünmek aymazlıktır. “Avrupa ve dünyada çevre kirliliği tartışmaları sürerken Fransa hükümetinin çevrede artış gösteren radyasyon miktarını halkından saklamasının nedeninin; Fransa’nın temel enerji üretiminin % 65’ini nükleer enerjiden sağlıyor olması olabileceği” belirtilmektedir. Bu nükleer felaket sırasında siyasilerin tavırlarını her ülkenin kendi iç dinamikleri belirlemiştir.
Kekik, fındık ve çay örneğinde olduğu gibi kimi ürünlerde ürünün radyasyon seviyesinin sorun edilmesine karşın, kimi ürünlerde sorun edilmemesi, ürünün ihracının dünyadaki üretim kapasitesine, ürüne duyulan gereksinime bağlı olması; Çernobil Nükleer Santrali faciasının üzerinden ekonomik hesapların yapıldığını düşündürmektedir.
Çalıştırılmıyor olması ve üzeri 250.000 ton beton ile kapatılmış olması Çernobil Nükleer Santralini zararsız hale getirmemiştir. Felaket sonrası yapılan koruma duvarındaki çatlaklardan sızan radyasyonun tehdit oluşturmaya devam ettiği bildirilmektedir. Çernobil Nükleer Santrali; kaza olması durumunda Türkiye’yi etkileyebilecek tek nükleer santral değildir. Bu nedenle sadece yaşanmış bir
Kaza üzerinden Çernobil’e odaklanmak hatalı olacaktır. Türkiye’nin yakın çevresinde tehlike sinyali veren başka nükleer santrallerde bulunmaktadır. Ermenistan’ın Türkiye sınırına yalnızca 16 km. uzağındaki Metsamor nükleer santrali ile Bulgaristan’da bulunan Kozloduy Nükleer Santrali, Türkiye için tehlike oluşturan iki nükleer santraldir. Bu iki santral ABD Enerji Ofisi’nin yayınladığı raporda en tehlikeli dokuz nükleer santral arasında gösterilmiştir. ABD Denetleme Kurumu (GAO) 1995 yılında hazırladığı raporda: her iki santralin de uzun yıllar kapalı kaldıktan
sonra yeniden açılması ve özellikle Ermenistan’daki Medsamor’un deprem kuşağında bulunması, Rihter ölçeğine göre en fazla 8 şiddetindeki depremlere göre inşa edilmesine karşın bölgenin 9 şiddetindeki depreme açık olması nedeniyle; büyük tehlike yarattığının altı çizilmektedir. Medsamor’un 1988’de yaşanan Deprem’de zarar gördüğü, reaktörün kaza anında sızıntıyı önleyebilecek çelik-beton kubbeye sahip olmadığı ve acil durumlarda ısıyı çekecek soğutma sistemlerinin yetersiz olduğu belirtilmektedir. Metsamor ilk nesil ve şu an kullanımı terk edilmiş Rus teknolojisi ile üretilmiş ve 1976 yılında faaliyete geçmiş nükleer bir santraldir. 1989 yılında kapatılan santral, 1995 yılında enerji gereksiniminin artması ve ekonomik gerekçelerle yeniden kullanıma açılmıştır. Dünyada kapatıldıktan bir süre sonra yeniden açılan ilk nükleer santral Metsamor’dur.
Günümüzde radyoaktif kirliliğin sadece nükleer santrallerden ve santrallerde olan kazalardan kaynaklanmadığı bilinen bir gerçektir. Radyoaktif kirliliğe yol açan diğer önemli etmenler askeri uygulamalardır. Bir çeşit radyoaktif atık olan seyreltilmiş uranyum kullanılarak yapılan mermilerin normal mermilere göre çok daha etkili olduğu, özellikle tanklara karşı kullanıldığı belirtilmektedir. Bu mermilerin Irak, Kosova ve Afganistan’da kullanıldığı, halen de Irak’ta kullanmaya devam edildiği bildirilmektedir. Seyreltilmiş uranyum, askeri hedefleri daha etkin olarak ortadan kaldırmakla kalmamakta, kullanıldığı bölgede doğanın ve sivillerin hayatının da yok olmasına sebep olmaktadır. “Uranyumun; mermilerin ateşlenmesiyle ortaya çıkan toz bulutuyla solunduğu, toprağa ve suya karışarak yeraltında biriktiği biliniyor. Bu açıdan bölgede görev yapan gazetecilerin, askerlerin ve savaş sonrası bölgede yaşamını sürdürmek zorunda olan insanların hayatı yüksek radyasyon sebebiyle tehlike altında kalıyor.”
İngiliz The Independent gazetesi yazarı Robert Fisk, ABD ve Britanya tanklarının Irak’ta seyreltilmiş uranyum içeren mermiler kullandığını, aynı özellikte mermilerin Sırbistan’a karşı da kullanıldığını bildirmektedir. Fisk; Körfezde görev yapan ABD ve İngiliz askerlerinin, özellikle İtalyan’lar olmak üzere Bosna ve Kosova’daki NATO askerlerinin de tanımlanamayan kanser nedeniyle öldüklerini belirtmiştir. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, 18 Mart 2005 tarihinde düzenlediği “Savaş ve Sağlık” konulu basın toplantısında; ABD ve koalisyon güçlerinin 1. Körfez Savaşı’nda seyreltilmiş uranyum mermisi kullanarak radyoaktif kirliliğe neden olduğuna ve bu mermilerin 2. Körfez savaşında artan miktarda kullanıldığına dikkat çekmiştir.Bunlara ek olarak tıbbi uygulamalar sırasında da radyasyona sunuk kalınabilmektedir. Normal apartman dairelerinde gerekli koruma önlemleri uygulamayan yeni röntgen kliniklerinin açıldığı, Türkiye’de radyasyonun teşhiste kullanımının kontrol edilemediği belirtilmektedir. İnsanı sağlığına kavuşturma amacı ile kullanılan tıbbi radyasyon da, kötü kullanıldığı ölçüde insan sağlığını tehlikeye sokmaktadır.
Bundan 52 yıl önce ABD Nükleer Enerji Komisyonu başkanı insanlığa müjdelercesine; nükleer enerjinin hesaplanamayacak kadar ucuz olacağını, üretilen enerjinin her birimine düşen yatırım maliyetinin ihmal edileceğini belirtmişti. Umulduğu kadar düşük maliyet hedefine ulaşıldı mı bilinmez ama Çernobil’deki bu nükleer kazanın insanlığa maliyeti oldukça yüksek olmuştur. Çernobil kazası; insan yaşamı söz konusu olduğunda maliyetin düşünülmemesi ve yaşamın merkezinde insanın yer alması gerektiğini bir kez daha göstermiştir………………

Sonuç
Dünyada bu güne kadar yaşanan en önemli nükleer kaza Çernobil nükleer santralinde yaşanmıştır. Kaza; ölümlere, sakatlıklara ve hastalıklara neden olmasının yanı sıra çevreye de zarar vermiş, etkilediği coğrafyada canlı yaşamını ve gelecek kuşakları tehdit etmiştir. Radyasyonun uzun süreli etkisi nedeniyle de insana yönelik tehdidi günümüzde de sürmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası sonrası Türkiye’ye de
Radyoaktif bulaş olmuştur. Ancak bu bulaşın insan sağlığına olan zararı
Konusunda yeterli veri bulunmamaktadır. Türkiye’de Çernobil Nükleer Santral kazasının insan sağlığına yönelik etkilerini inceleyen çok az sayıda araştırma yapılmıştır. Yapılan araştırmaların ortak noktası konuya ilişkin istatistiksel verilerin yetersizliği, karıştırıcı faktörlerin fazlalığı ile bu konunun daha ciddi bir şekilde araştırılmasının gerekliliğine yapılan vurgudur. Nükleer kazalarda yaşanan panik ve endişenin en önemli nedeni toplumun konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmamasıdır. Gelecekte yaşanacak olası nükleer kirlilik durumlarında endişe ve paniği önlemenin yolu toplumun eğitilmesinden ve doğru biçimde bilgilendirilmesinden geçmektedir. Nükleer kirliliğe neden olan nükleer santral kazaları ile askeri uygulamaların nükleer kirliliğe yol açmaları dışındaki ortak özellikleri; her ikisinin de insan eliyle insanlığa karşı oluşturulmuş olmaları ve her ikisinin zararının da önlenebileceğidir. Türkiye’de kanser kayıtları yetersizdir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve kanser görülme sıklığındaki artışı inceleyen çalışmalarda karıştırıcı nedenlerin çokluğu ve ayıklanması gerektiği, kanser olgularındaki artışın Çernobil faciasına bağlanamayacağını belirtmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve bu kazanın Türkiye’de insan sağlığına etkisinin saptanması için; birçok bilimsel disiplini de içeren araştırmacı grubu tarafından yapılacak uzun erimli bir araştırmaya gereksinim vardır.
İnsanlığa hizmet etmesi; insana daha rahat, refah ve sağlıklı yaşam sağlaması öngörüsü ile yapılmış olması gereken bir aracın, insan kaynaklı da olabilen hatalar nedeniyle; yaşayan insanlara ve onların daha sonra yaşayacak kuşaklarına, dünyaya zarar verebiliyor olması, insanın yaşam amacını ve hedefini bir kez daha ciddi bir şekilde irdelemesi gerekliliğini dayatmaktadır.”